23 Kasım 2010 Salı

KURMACA MI BELGESEL Mİ TARTIŞMASI

Baran Seyhan, Alin hanımın alıntıladığı sözleri nerede söyledi ya da yazdı bilemiyorum ancak kendisine çok teşekkür ediyorum. Ayrıca sadibey.com da Bülent Pelit de aynı konuyu farklı bir uslupla dile getirirken , Aydın Sayman da “Milli Ön Jüri” ironisi ile Bületn Pelit’in gündeme getirdiği tartışmayı başka bir açıdan ele alıyor. Bu tartışmaları sinemamızın geleceği açısından çok olumlu buluyorum.
Belgesel dalda 2007 yılında Antalya film festivalinde ödüle 2008’de Ankara film festivalinde ise birincilik ödülüne layık eser bulunamamıştı. 4. Akbank kısa film festivalinin ödül töreninde yaptığı konuşmada Tayfun Talipoğlu gençlerin yaptığı belgesellerde üst ses kullanılmamasından yakınıp bir belgeselde olmazsa olmaz kural olarak üst sesin ve röportajların olması gerektiğini söylüyordu. Kısaca ufak ufak da olsa ülkemizde sinemanın yapısına yönelik tartışmalara doğru yaklaşıyoruz. Bu ümit verici bir gelişme. Ben de bu tartışmalara bir nebze katkıda buluna bilmek adına aşağıdaki yazıyı kaleme aldım. Üçüncü binyılın akıl yürütme biçimini şekillendirecek olan sinemanın insani değerler ekseninde yol alması ümidiyle.

Sinemanın icadı; Lumiere kardeşler tarafından ilan edilirken, XIX. Yüzyıl sona eriyor ve XX. yüzyıl başlıyordu. XX. yüzyıl, sanat tarihi sahnesine çıkan sinemanın yüzyılı olmuştur. Bir sanat dalı olarak sinema, hareketli görüntü ile oluşturduğu anlamı, sinema salonlarında izleyicisiyle buluşturduğu anda kitle iletişim aracı fonksiyonu ile de kendini göstermiş oluyor.
İletişimin kitleselleştiği, kültürün de bir endüstri halini aldığı modern zamanların bu yeni aracı, yeni düşünme biçiminin üretilmesinde taşıyıcı ve üretici bir dil fonksiyonunu üstlenmektedir. Her dil gibi dinamik bir yapıya sahip olan sinema sanatı, kendi anlam haritasını yaratarak, yeni anlamlar üreten ve taşıyan yapısına kavuşur. Sinema bu anlatı yapısını, öncelikle yaşamsalın kendisi ve diğer sanatlarla olan ilişkisi üzerinden elde etmiştir.

İnsanoğlu kültür ve medeniyet tarihinde anlam üreten ve taşıyan dil yapısı olarak üç farklı dil kullanmıştır. Bunlar; söz dili, yazı dili ve görüntü dilidir. Sözün mekanı ses, yazının mekanı harfler, görüntünün mekanı ise fotoğraftır. Sözlü kültürün tarihini insanlık tarihi ile başlatacak olursak yazılı kültürü 1450’li yıllarda Johannes Gutenberg’in hareketli tipograf matbaasını kullanması ile başlatabiliriz, Gutenberg’den önce de matbaanın kullanıldığı bilinmekte, ancak yazı kültürün taşıyıcısı ve üretici unsuru olarak kendi baskınlığını, yön tayin ediciliğini ve kitleselleştirici özelliğini, tarihsel ve toplumsal koşullar nedeniyle Gutenberg matbaası ile edinmiştir. Tipografik insan modeli tanımlaması Gutenberg matbaası ile ilişkilidir.
Görüntü kültürünü ise 1895 Cinemtoğraf’ın icadı ile başlatabiliriz, aynı kültürel süreç burada da geçerlidir, daha ilk insanların mağara duvarlarına çizdikleri resimler sayesinde nasıl anlaştıklarını bilmekteyiz, ancak bu durum o zamanda ve ardından gelen zaman sürecinde kültürel yapıyı ve işleyişi belirleyici yapı durumunda olmamıştır. Tipografik insan benzeri bir kavramsallaştırma yaptığımızda Batı da ikinci dünya savaşı bizde ise 80’sonrası ortaya çıkan insan modeline Tografik insan diye biliriz.

Bu üç dil yapısını temelde ayran şey anlamın kendine o dil yapısını mekan edinme şeklidir. Konuşma dilinde elma dediğimizde bir Türk’ün zihninde beliren anlam ile bir İngilizin ya da bir Fransızın zihninde beliren anlam aynı şey değildir. Ağızdan çıkan şey ise elmanın kendisi değil Türkçe’de ona verilen isimdir. Yani konuşma dilinde bir şeyin adı ile kendisi arasında bir mesafe vardır, o mesafe kültürel anlam haritasına göre şekil alır. Hayatında elma görmeyen bir Türk de elma kavramı ile elma meyvesi arasında bir ilişki kuramaz. Yani elmanın ismi sözdür, kendisi meyvedir.

Elma yazısı ile elma arasında da benzer bir mesafe vardır. Ancak; yazı dilinin ürettiği mesafe ille konuşma dilinin ürettiği mesafenin açığa çıkarttığı gerçeklikler kendi içinde farklılık gösterir.

Bir elma fotoğrafı ile elma arasındaki ilişkide zihnimizde beliren şey çok farklıdır. Hayatında hiç elma görmemiş bir Türk, elma lafını duyduğunda kafasında canlanan şey elmanın kendisinden çok uzakta bir şeydir aynı şey elma yazısını gördüğünde de olur. Ancak elmanın fotoğrafını gördüğünde gördüğü şeyin elma olduğunu düşünür. Halbuki gördüğü şey elma değildir sadece elmanın fotoğrafıdır.

İşte görüntü dilinin ürettiği anlam ve gerçeklik bu yapıda şekil almaya başlar. Hareketli görüntünün üreteceği gerçeklik algısı görüntüye hareketi veren aparatların ontolojileriyle birlikte ele alınmak durumundadır.

Film dediğimiz de kameranın çevreyi bir çerçeve içine alarak kayıt altına aldığı bir dilin üreteceği anlamdan bahsediyoruz. Kamera ise doğası gereği öznel ve nesnelleştirici bir eşyadır. Montajın kullanıldığı bir dil yapısından bahsediyoruz, farklı kaynaktan gelen görüntü ve sesi eşlediğimizde başka bir anlam yarattığımız montaj sisteminden. Görme bozukluğumuzdan kaynaklanan bir görseldir film.
Saniye de 24 karenin hızlı geçmesini fark edemememiz onun tek karelerden oluştuğu gerçeğini değiştirmiyor.
Ayna’da gördüğü görüntüyü kendisi zanneden ile filmde gördüğünü gerçek zanneden arasında bir fark yoktur.
Gerçek Nedir? Sorusunu kendisine soramayan kişi Sinema Nedir? Sorusuna cevap bulamayacaktır.
Sinema tabiatı gereği yalancıdır. Yalan ise hakikatin varlığından başka bir şey ispat etmez.

Amerikan’ın Vietnamı, Afganistan’ı, Irak’ı işgalini meşrulaştırmak için yapılan hangi belgeselin gerçekliğinden bahsede biliriz. Dünayda onlarca festivalden ödül alan Iraq in Fragments hangi hakikati açığa çıkartıyor. Bu film bir belgesel midir? Yoksa birilerinin kurmacası mı? Ya da Abbas Kiarostami’nin “Kirazın Tadı”nda intihar etmek için mücadele veren oyuncunun ortaya koyduğu belgeleri hangi insan evladı yalanlaya bilir ki.

Her türlü teorik tartışmanın sonunda şunu söylemek istiyorum; sinema kurduğu dil ve anlatı yapısı ile seyirciyi, dil kuran aparatları ile de sinemacıyı dinamik kılar. Yeter ki seyirci ve sinemacı kendini kandırmasın.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder